Namaz ve Şeytanlardan Korunma

Şeytanlar yapıları ve vazifeleri itibariyle ayrı ayrıdır: Bazı şeytanlar, insanın kanı içinde dolaşırlar, bazıları insanın abdestiyle uğraşırlar, bazıları da insanın namazına musallat olmaya çalışırlar. Şeytanla ilgili ayet ve hadisler yorumlanırken, onların ayrı ayrı kategorilere girdikleri daima göz önünde bulundurulmalıdır.

İnsanın namazına musallat olmak isteyen şeytanlar, hadislerin anlattığına göre, ezan okunurken insandan uzaklaşırlar. Namaza durulduğunda döner yeniden gelirler. Kamet başlayınca yine kaçarlar. Cemaat namaza durunca yine gelir ve Yazının devamını oku »

Rıza Talebiyle Hacet Namazı Kılınır mı?

Evet, kılınır, kılınmalıdır da. Bir insan için rızâdan daha büyük bir pâye yoktur; eğer olsaydı Allah, Cennet ötesi âlemlerde sevdiklerini onunla pâyelendirirdi.. oysaki, ötelerde sonu olmayan en son nimet “Ve rıdvanun minAllahi Ekber = Hepsinden âlâsı ise Hakk’ın kendilerinden razı olmasıdır.” (Tevbe, 9/72) fehvâsınca Hakk’ın hoşnutluğudur.. Öyleyse, biz kullar için ondan daha büyük bir hacet yoktur, ondan daha büyük bir şey de talep edilemez. Dolayısıyla, rıza talebiyle hacet namazı kılınır.

Daha küçük şeyler için kılıyoruz biz hacet namazını: başımız ağrıyor, dişimiz iltihaplanıyor hacet namazı kılıyoruz; dünya adına bir ihtiyacımız hasıl olduğunda hacet namazına koşuyor, dua ediyoruz. Bir insan için mertebe-i kusva Cenab-ı Hakkın rızasıysa, Allah’ın rızası gibi çok önemli bir maksûd, bir matlûba matuf olarak hacet namazı neden kılınmasın ki?

Sadece Allahın rızasını istemek.. rıza-yı îlâhîyi hırs ölçüsünde istemek lazım. Allah rızası mevzuunda Yazının devamını oku »

Belli Başlı Günahlar ve Namaz

Belli Başlı Büyük Günahlar:

Allah’a şirk (ortak) koşmak, insan öldürmek, sihir (büyü) yapmak, namazı terk etmek, zekatı vermemek, anne-babaya karşı gelmek, faiz alıp-vermek, haksızca yetim malını yemek, Peygamberimiz’e yalan isnad etmek (Hadis uydurmak), özürsüz Ramazan orucunu bozmak, savaş meydanından kaçmak, zina yapmak, liderin halkına zulmedip zorbalık yapması, içki içmek, büyüklenmek, kendini beğenmek, övünmek, yalan yere şahitlik etmek, livata yapmak, iffetli kadınlara iftira atmak, ganimetten, zekat malından ve devletten para ve mal çalmak, insanların mallarını haksız yollarla almak, hırsızlık yapmak, yol kesmek, yalan yere yemin etmek, yalan konuşmak, intihar etmek, hâkimin hükmünde haksızlık yapması, kadınların erkeklere, erkeklerin kadınlara benzemeleri, hulle yapmak ve yaptırmak, leş, kan ve domuz eti yemek, haraç toplamak, riyakarlık yapmak, Allah’a ve Resulü’ne ihanet etmek, ilmi gizleme ve sadece dünya için öğrenme, yaptığı iyiliği başa kakmak, kaderi inkar etmek, insanların duymalarını istemediği şeylerini gizlice dinlemek, lanet okumak, devlete karşı çıkmak, kahin, büyücü ve müneccimi (falcı) tasdik etmek, nüşûz (kadının beyine haksız yere huysuzluk yapması), akrabalarla ilişkiyi kesmek, koğuculuk yapmak, ölenin arkasından bağırıp-çağırıp, kendini dövmek, soya-sopa sövmek, haddi aşma, başkalarının hakkını çiğnemek, silahlı isyan yapmak ve büyük günahları kabul etmemek, müslümanlara eziyet ve küfretmek, evliyaullaha eziyet ve düşmanlık yapmak, kibrinden elbiseyi yerlerde sürümek (Elbiseyle gösteriş yapmak), erkeklerin altın ve ipek giymeleri, Allah’tan başkası adına kurban kesmek, sınır ve insanlara yol gösteren levhaların yerini değiştirmek ve sökmek, sahabenin önde gelen büyüklerine sövmek, Ensardan herhangi birine sövmek, sapıklığa çağırma veya kötü bir çığır açmak, herhangi bir kesici aleti kardeşine doğru tutarak korkutmak, bilerek babasından başkasına baba demek, uğursuzluğa inanmak, altın ve gümüş kaptan içmek (kullanmak), Haktan saparak münakaşa tarzında tartışmak, niza yapmak, hizmetçilerine haksızlık edip zulmetmek, tartıda ve ölçüde haksızlık yapmak, Allah’ın azabından emin olmak, Allah’ın rahmetinden ümidini kesmek, iyilik yapana nankörlük yapmak, fazla suyu hapsedip kimseye vermemek, hayvanın yüzünü dağlamak, kumar oynamak, Harem (Mekke) bölgesinde taşkınlık yapmak, Cuma namazını terk edip tek başına namaz kılmak, Müslümanları gizlice izlemek ve mahremlerini açığa çıkarmak. Yazımızı Fethullah Gülen Hocaefendiden küçük günahların anlatıldığı bir iktibasla bitirelim.

Küçük Günahlar

Büyük günah işlemek, bazen küçük günahları ehemmiyetsiz görmekten daha ehven olabilir. Meselâ, zina etmek, nefsin altında kalıp ezilmişliğin ifadesidir. Buna karşılık, sürekli olarak harama bakmak, hafife alındığı takdirde zina derecesinde bir günah olabilir. Aynı şekilde, bir-iki gıybetle, bir yerde köçeklik yapma ölçüsünde günaha girilebilir. İnsan, insan ise, harama bakma günahından da, gıybet günahından da ömür boyu ızdırap duymalıdır.

Bir başka misal olarak, namazı cemaatle kılmak, fukaha-ı kiramdan bazılarına göre farz-ı ayn, bazılarına göre farz-ı kifayedir. Hal böyleyken, cemaati beklemeden namazı geçiştirircesine kılıvermek, namaza karşı bir istihfaftır. ‘Birisine emredeyim, ezanı okusun; bir diğeri de imamete geçsin. Ben de Medine’nin sokaklarını dolaşıp, cemaate gelmeyenlerin evlerini yakıp, başlarına geçireyim’ şeklindeki peygamber beyanı ne kadar üzerinde durulsa azdır.

Cemaati terk edip, namazı tek başına aceleyle kılıverme belki küçük bir günahtır ama, zamanla büyür ve büyük günah halini alır. Bu şekilde cemaati terk, âdetâ namazı terk etmek ölçüsünde büyük bir günah olur. Namazı terk etmek, büyük günahlardandır. Bu sebeple, mü’min, bir vakit namazı terkettiğinde ağlar, sızlar, dövünür ve tevbe eder. Fakat, cemaati terk ettiği zaman ağlamaz ve tevbe etme gereği de duymaz. Sonra bu, alışkanlık haline gelir ve neticede insan üst üste pek çok günaha girmiş olur. Daha başka şeyleri de bunlara kıyas edebilirsiniz.

Bir de, büyük günahlardan daha büyük bir günah vardır ki, o da, insanın neyi veya neleri kaybettiğinin farkına varmamasıdır. Mânen terakki edemediği gözlenen çok kimseler var ki, zannediyorum bunlar, küçük günahları ehemmiyetsiz görmekte, bu da, onların terakkilerine mâni olmaktadır.

Bir Hatıra ve Namaza Dikkat

Hiç unutamayacağım insanlardan birisi de muhterem Mehmet Kırkıncı Hoca’nın rahmetli babası, Celal Efendi’dir. Celal Efendi, Medine’de mücâvir (mübarek bir yerde inzivaya çekilip ibadet eden, kendini o yerin hizmetine adayan), kıymetli bir insandı. Orada vefat etti ve oraya defnedildi. Yanına gittiğimde çok yaşlanmıştı. İlerleyen yaşına ve rahatsızlıklarına rağmen namazlarını aksatmıyor, sünnetleri de ayakta kılıyordu. Ama oturup kalkmakta zorlandığı için namazlarını yatağının yanında kılıyor; ayağa kalkabilmesi için yatağa tutunması gerekiyordu. Bu şekilde tamamladığı bir namazdan sonra bana demişti ki, Yazının devamını oku »

Namazdan uzaklasma

İnsanı namazdan uzaklaştıran, içindeki cismanî boşluklardır.

Namaz ve secde

Muhakkikîn-i ulema, namaz rükünleri arasında yer alan secdeyi, insanın ulaşabileceği en son zirve’ olarak kabul eder ve ‘diğer rükünler, secdeye ulaşabilmek için birer basamak hükmündedir.’ derler.

Bu tahlile bütünüyle katılıyorum. Evet insan abdest ile başlayan, Rabbin huzuruna çıkma ameliyesinde çeşitli safhalardan geçer ve Allah Resûlü’nün ifadesiyle ‘kulun Rabbisine en yakın olduğu’ mekâna, yani secde hâline ulaşır. Yalnız burada önemli olan, secdedeki insanın, Rabbisi ile olan kalbî münasebeti ve duyduğu, hissettiği şeylerdir. Meselâ bana göre bir insan, kıyamda dururken ‘Rabbim, şayet Sen teşrî kılmasaydın, Sana karşı nasıl kulluk yapılır ben bilemezdim Sana sonsuz hamd u senalar olsun’ rükuda ‘Bu hâlim benim ubudiyetimi ifade etmede yeterli mi değil mi bilemiyorum ama Efendimizi örnek alarak yapabildiğim kadar yapmaya çalışıyorum, Sen kabul eyle.’ ve secdede ‘Eğer muktedir olsaydım Allah’ım, başımı ayaklarımdan da aşağıya koyardım.’ gibi düşüncelerle namazın her bir rüknünü duya duya edâ etmelidir.

Evet, namaz, miracın gölgesinde öteler ötesine yapılan bir seyahat ise, secde de o namazda en âzâm bir rükün olduğuna göre, insan secdede nihaî kurbeti hissetmeye ve kalbinde onu yakalamaya çalışmalıdır.

Bana göre secde, Mevlâna’nın tabiriyle ‘şeb-i arus’ misali insana değerlendirmesi için verilmiş bir fırsattır. Herkesin mârifet ufku ve kâmet-i kıymeti ölçüsünde ‘âsâr-ı feyz’e mazhar olabileceği bir zemindir. Secde Allah’ın haricinde her şeyin ve herkesin nefyedilip ‘illallah’ deneceği mekândır ve onun Rabbisiyle olan kurbet yudumlayacağı bir yerdir.. evet Cenâb-ı Hakk’ın şanına muvafık kemal-i inkıyadın adıdır secde. Öyleyse burada ne, nasıl, ne şekilde ve niçin yapılması gerekiyorsa, bunlar nazara alınarak yapılmalıdır.

Dünyevî işlerimiz arasında namaz

Namaz, öyle dünyevî işlerimiz arasında geçiştiriliverecek kadar önemsiz bir iş değildir. O bizim için en mühim bir meşgaledir. Bu itibarla da o, her zaman ciddiyetle ele alınmalı ve öyle eda edilmelidir. Değil başka bir iş yüzünden onun ihmale veya aceleye getirilmesi, gerektiğinde her türlü işimiz ona feda edilmelidir.

Hedef: Namaz

Üçüncüsü ise, bir namazın ardından iştiyak içinde diğer namazı beklemektir. Bu da, bir başka hadîste de ifade edildiği gibi, kalbin mescide bağlı (asılı) olması, demektir.

Namaz, ruhun istirahatı, vicdanın tenezzühüdür. Herkesin, birşeye karşı zaaf ve şehveti vardır. Allah Rasûlü’nün şiddetli iştiyak ma’nâsına şehveti ise, namaza karşıdır. Onun içindir ki, her defasında Bilâl’e seslenir: “Bilâl, bizi biraz rahatlat! (İçimize su serp!)” der. Ve “Namaz, bana gözümün aydınlığı kılındı” buyurarak bu hususa işaret eder. Zannediyorum, bizim cennete girerken duyacağımız arzu ve iştiyakı, Allah Rasûlü, her namaza duruşunda hissediyordu ve onun için de, bir namazdan sonra diğer namazı iştiyakla bekliyordu.

Hadîste üç ayrı şey anlatılıyor: Ancak, dikkat edilirse bütün bu üç şeyin de namaz etrafında dönüp durduğu hemen anlaşılır.

Namaz, insan hayatında, ucu miraca dayanan ve insanı, insanî hakikatlara karşı en güzel şekilde uyaran, tenbihte bulunan, önemli bir faktördür ki, mü’minin miracı sayılmıştır.

Namaz, dinin direğidir ve sefine-i dini namaz yürütür. O, olmayınca, dinin uzun süre ayakta durması mümkün değildir. Namaz, nasıl bizâtihi tenbih işidir; öyle de edası da, aynı şekilde bir münebbih olarak yerine getirilmelidir. İnsan, namazını kalbi ve duyguları başka bütün meşgalelerden âzâde olarak edâ etmelidir. Onun içindir ki, insanın abdest için sıkıştığı bir durumda namaza durması makbul sayılmamıştır. Evet, insan, kafası böyle şeylerle meşgulken namaza durmamalıdır. Çünkü o anda insanın kafası, iki şeyle meşgul olur. Ve bu gibi durumlarda ise, ekseriyetle çok önemli hususlar kaçırılmış olur. Ayrıca, böyle bir vaziyette namaza durmada, namaza da hakaret vardır. Zira o, hemen geçiştiriliverecek kadar basit bir iş değildir. O, hemen aradan çıkarılıversin diye değil, arayı aydınlatsın diye vardır.

Taklit ve Şuur

Taklid, her ne kadar iman ve imana müteallik hususlarda bir ölçü kabul edilse de, amel ve muamelatta aynı şekilde düşünmek zordur. Çünkü amel, hele ibadetlere yansıyan şekliyle bütünüyle şuur demektir.. daha doğrusu öyle olmalıdır. Benim başımdan geçen bir hâdise var ki, bunu zaman zaman hatırladığımda kısmen güler, kısmen içine düştüğümüz şuursuzluktan dolayı ağlarım. Bir hac esnasında, Kâbe’nin üst katlarında M. Ali Hocayla birlikte oturmuş metafta tavaf edenleri seyrediyorduk. Kâbe’nin, zemzem tarafında; Suudların yaptıkları ahşaptan bir minber bulunuyordu ve üzeri de branda ile kapatılmıştı. Kapalı şeyler mehabet arzettiğinden midir nedir, M. Ali Hoca’ya ‘Şimdi şeytan birini yoldan çıkarır da gelir minbere elini sürer ve arkadan gelenler de tıpkı Hacerü’l-Es’ad’a olduğu gibi, onda da bir keramet vardır deyip, ellerini sürmezler mi?’ demeye kalmamıştı ki oradan geçen birisi, elini ardından yüzünü minbere sürüvermez mi?. Ve arkadan gelenlerin çokları ‘aslı-faslı var mı?’ demeden minbere ellerini, yüzlerini sürmeye başladılar. Şimdi güler misin, ağlar mısın? Demek ki insanların ibadet eksenli yanlışlıklara kayması daha çok olabiliyor.

Şimdilerde de bazılarını görüyorum, benim namazda bazan heyecanlarımı tutma gayretime rağmen tutamadığım anlarda yaptığım hareketleri yapıyorlar. Yani, ben içimdeki vesveseleri ve namazın huzuruna muhalif düşünceleri bir kenara atmak için Yazının devamını oku »

Namaz kil huzuru bul!

Bir kader – denk an

Uykusuzluktan bîtap düştüğüm hâlde gözüme uyku girmiyor. Bu sıkıntı nasıl atlatılır? Yatağımda sağa sola dönüyorum, olmuyor. Kalkıp pencereden dışarı bakıyorum, dışarısı da ruhum gibi kapkaranlık… Nefes alıp vermem düzensizleşiyor, içimdeki sıkıntı büyüdükçe büyüyor, ağlamak istiyorum. Nasıl kurtulacağım bu sıkıntılardan? Bu nasıl bir hayat?!.. Tekrar yatağa giriyorum, sağa dön, sola dön, olmuyor. Uyandığımda saat on olmuş, nasıl uyudum ben de bilmiyorum. Yüzümü yıkıyorum, kahvaltıya oturuyorum, birkaç lokma bir şeyler yiyip dışarı çıkıyorum. Çocukların sesi kafamı şişiriyor, o kadın komşusuna neden böyle bağırıyor? Cebimde ne kadar para var, bilmiyorum. Otobüs parası çıkar; ama ben bu dertlerin içinden nasıl çıkarım onu bilemiyorum. Ölsem annemin dışında kimsenin umurunda olmaz, o çok ağlar, çok üzülür. Dernekteki arkadaşlar için ölümüm bir şey ifade etmez. Biri gider, biri gelir ne de olsa. En iyisi ölmemek. Hani rahat bir hayatım olsa, biraz da param, sonra yazın tatile gitsem güzel bir yere. Kışın hiç üşümesem, saatlerce otobüs(te) beklemesem, arabam olsa ne rahat olurdu! Hayaller, muavinin gideceğimiz istikameti bağırarak söylemesine kadar süren güzel hayaller…

Bilgisayar işinden iyi de para kazanıyorum; ama ne oluyor?!.. Oraya borcum var ödeyemiyorum, buradan ödünç aldım veremedim, başka yere şunu götürmem gerek. Elde bir şey yok. Kazandığım nereye gidiyor?

Dernekteki arkadaşlarla kurtuluş plânları yapıyoruz. Hükümet devirip hükümet kuruyoruz(!) Bir de sürekli para-pul hesabı. Gün böyle bitiyor. Akşam altı civarı dernekten çıkıp evin yolunu tutuyorum. Dönüş parası kalmadığı için 4-5 kilometre yürümem gerek. Karanlığa kalıyorum. Araba kornaları, işportacılar, kestane satanlar, dershanelerden çıkan öğrenciler ve paydos eden işçilerin arasında sıyrılıp eve kestirmeden varmak istiyorum. Tren garına giriyorum. Kalkmak üzere olan bir tren ve yolcuları uğurlamaya gelen akrabalar, arkadaşlar ve dostlar. Sıkıntılarımı yüklesem şu trene gider mi?..

Demir yolunun kenarından, çakıl taşlarına basarak yavaş yavaş gidiyorum. Belim hafif ağrımaya başlıyor. Demiryolu işçileri kulübelerinde çay içiyorlar. O sırada yanımdan üç dershane öğrencisi geçiyor; ellerinde kitapları, deneme imtihanlarından memnuniyetlerini belirtiyorlar. Başlarında türban var. Bir soğukluk hissediyorum; ama bir yanım da sızlıyor: “Haksızlık ediyorsun.” diyor. Yine de diğer yanım üstün geliyor.

Öğrenciler gecekondu semti Şakirpaşa’ya doğru yol alırken ben caddeye inip son bir kilometrelik yolumu adımlamaya devam ediyorum. Arabalar yarım karış yanımdan vızır vızır geçiyor. Moloz döküntüleri içinde ayağım burkula burkula yürüyorum ve dengemi kaybedip düşüyorum. Söylenerek kalkıp devam ediyorum. Biraz ilerledikten sonra asfalta çıkıp ölüme on santim mesafede yürümeyi tercih ediyorum. Bir yaş boşanıyor gözümden. Bıkkınlığın, çaresizliğin, ümitsizliğin ve bir eksikliğin gözyaşı. Karanlıkta kimseler görmüyor, zaten görmelerini de istemem.

Eve geliyorum, kapıyı çalıp bekliyorum. Küçük kardeşim açıyor kapıyı. Yüzüne bile bakmadan odama girip üstümü değiştiriyorum. Annem gelip “Yemek yer misin?” diye soruyor. Yemeği beğenmediğim için Yazının devamını oku »

« Daha eski yazılar