Öncesi ve Sonrasıyla Namaz Hakikati

En son ve kâmil din olan İslam’ın direği, ibadetlerin baştâcı, ruhu, özü, üsâresi ve müminin de miracıdır namaz. Aslında namaz bizden önceki ümmetlerde de vardı: Tek başına bir ümmet aynı zamanda Halilullah olan Hazreti İbrâhim ve oğlu Hazreti İsmâil’e “Tavaf edenler, itikâfa girenler, rükû ve secde edenler için bu Evimi tertemiz tutun!” diye emir buyuruldu. Yıllar sonra Kelimullah Hazreti Musa zamanında İsrâiloğulları’na 50 vakit namaz farz kılındı. Ruhullah Hazreti İsa daha beşikte iken “Yaşadığım müddetçe Allah bana namazı ve zekâtı farz kıldı” diye konuştu. Namaz, İslam ümmetine ise bir gece Kutlular Kutlusu’nun o kutlu yolculuğunun ardından bir hediye olarak geldi.

Efendimize namaz Mirac gececi takdim edildi. O’na göklerin kapıları açılmıştı. O, ashabının arasına döndüğünde ise içinden geçtiği kapıyı kapatmadı ve aralık bıraktı. Bu kapıdan geçiş bileti olarak da yanında mirac enginlikli namazı getirdi. Namaz bir çadırın orta direğidir ve o olmazsa çadır yıkılır. Fakat o çadırı yanlardan destekleyen kazıklar da göz ardı edilmemelidir. Nedir bu destekler ve tamamlayıcı unsurlar; abdesttir, ezandır, cemaattir, tesbihattır…

Namaz yolunda ilk tembih ve en birinci hazırlık abdesttir. Mümin bu hazırlığa taharetiyle başlar öyle ki daha ıtrahata giderken namaz kılmak için yapılan niyet namaza kadar geçen süreyi ibadet hükmüne çevirir. Abdestle, bedeni nâpâk şeylerden ve sezildik-sezilmedik menfîliklerden arınan insan artık büyük randevu için ilk hazırlığını yapmıştır. Hazreti Ali abdest alacağı an kendisine bir haller olur, benzi sararır, kendinden geçerdi. Kendisine nedir bu hâlin diye soranlara da; “Biraz sonra kimin huzuruna çıkacağımı bilmiyor musunuz?” derdi. Bazı âlimlere göre abdest alırken aynen gusülde olduğu gibi hapşırtacak kadar burna dolu dolu su çekmek evlâdır. Hapşırmak zihni açar, bu da namaz konsantrasyonu açısından önemlidir. Fıkıh Usûlü’nde “netice itibariyle farza götüren herşey farzdır” diye bir kâide vardır. Bu nedenle namaza götüren abdest de farz hükmünü almış olur.

Namaza vaktinden önce gelip mescidde hazır bulunmak, bütün aşk, şevk ve iştiyakla namazı beklemek de tavsiye edilen hususlardan bir tanesidir. Efendiler Efendisi’nin beyanıyla bu “ribat”tır. Ribat, kendini adama, vakfetme manâlarına gelir. İnsan, tastamam abdest alır, mescidle evi arasında âdetâ mekik dokur, bir vakit namaz kıldıktan sonra “diğer namaz ne zaman?” diye sorar ve sürekli kalbi mescidde olarak evine veya işine bu düşünce ile dönerse o insan, kendini Allah’a adamış, vakfetmiş demektir. En Büyük İnsan-ı Kâmil “Allah yedi kimseyi, kendi zıllinden başka sığınak olmayan (seslerin kesileceği, canların gırtlaklara dayanacağı, başların dönüp bakışların bulanacağı) kıyamet gününde, zılli altında himaye buyuracaktır” derken saydığı 7 zümreden bir tanesi de mescidlere dilbeste olan, kalbi camiye asılı bulunan kimsedir. Dört yaşında iken Kur’ân’ı hıfz edip âlimlerle mübâhase eden büyük müçtehid Süfyan b. Uyeyne Hazretleri; “Kamet getirilmeden önce mescidde hazır bulunma namaza olan hürmetin, saygının ifadesidir” der.

Ezan, abdestten sonra ikinci uyarı ve bir metafizik gerilim yoludur. O, bir Allah hakkı, İslâm’ın önemli bir şiârı, harem dairesine alınma daveti ve günde beş defa duygularımız üzerine inip-kalkan bir mızraptır. Ezanda “Allahu Ekber” deniyor. Eğer daha büyük kelimeler olsaydı Allah bizi onunla namaza çağırırdı. Buradaki tekbirlerin “Allah en büyüktür” den öte bir manası vardır. Sanki bir hasr ifade ediyor yani manası “Büyük Allah” oluyor. İnsanın namazına musallat olmak isteyen şeytanlar, hadislerin anlattığına göre, ezan okunurken insandan uzaklaşırlar. Ezan okununca, Yahya Kemal’ın ifadesiyle artık “gök nura gark olmuş ve ruh-u revân-ı Muhammedî her yanda şehbal açmıştır”, mümin de gerilimini tamamlamış ve doyuma ulaşmıştır.

Müezzinin o gürül gürül tekbirlerinden sonra şimdi sıra musallînin yani namaz kılacak olan müminin alacağı tekbirlere gelmiştir. Nebiler Sultanı cemaatle kılınan namazlarda, imam arkasında ilk tekbirin kaçırılmaması gerektiğini vurgular. Evet, iftitah tekbirine yetişme namaza olan ihtimamı gösterir. Aynı zamanda bu namazın bir parçasını dahi zayi etmemenin en büyük alâmetidir. Burada önemli olan husus namazın evveliyle, âhiriyle, zâhiriyle, bâtınıyla bir bütünlük arzetmesidir. Bir etemmiyet, bir ekmeliyet söz konusudur. Bu tamamiyetteki sırrı biz sezemeyiz. Gelen lütufların bu tamamiyete göre gelmesi de mümkündür. Ekmeliyetin diğer âleme yansıması, aksetmesi de farklı olacaktır. İhtimal diğer tarafta insanları ayırırken bunlar ilk tekbiri imamla beraber alanlar, bunlar namaza sonradan yetişenler, bunlar selâm vermeden önce imama uyanlar diye ayıracaklar. Sünnet, müstehap ve âdet-i Nebevî gibi hususlar tamamiyetin molekülleri gibidirler. İnsan bunlardan birini yapmayınca cehenneme girmez fakat ona ulaşan bereket kaynaklarında bir kesilme olabilir. Aynı zamanda rıza ancak bunlarla kazanılır. Mâide sûresindeki “İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’dan râzı oldum” âyetinden anlaşılan da o dur ki Rabbimiz rızasını ekmeliyete ve etemmiyete bağlamıştır. Namazdaki bu etemmiyeti sağlayacak en önemli unsurlardan birisi de işte ilk tekbirdir. Tâbiînin büyüklerinden Said b. Müseyyeb Hazretleri 30 sene, A’meş ismiyle meşhur Süleyman b. Mihran Hazretleri ise 70 seneye yakın ki -88 yaşında vefat etmiştir yani bir ömür boyu- iftitah tekbirini imamın arkasında aldıklarını söylerler.

Peygamber Efendimiz imamın arkasında bulunma, ilk tekbiri onunla beraber alma derken aynı zamanda ümmetine cemaat şuurunu aşılıyordu. Maalesef yeteri kadar ehemmiyet vermediğimiz, tam olarak kadr-ü kıymetini bilemediğimiz konulardan bir tanesi de namazın cemaatle kılınmasıdır. Rehber-i Küll Efendimiz, namazın cemaatle kılınmasına çok ehemmiyet vermiş ve her vesile ile bunu teşvik etmiştir: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, ateş yakılması için odun toplanmasını emretmeyi, sonra da namaz için ezan okunmasını, daha sonra bir kimseye emredip insanlara imam olmasını, sonra da cemaatle namaza gelmeyenlere gidip evlerini yakmayı düşündüm” hadisi O’nun cemaate verdiği önemi göstermektedir. Ahmed b. Hanbel Hazretleri; “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rüku edenlerle birlikte rüku edin” âyet-i kerimesi ve yukarıdaki hadis-i şeriften hareketle, namazın cemaatle kılınmasının farz-ı ayın olduğu hükmüne varmıştır. Yani namaz cemaatle kılınmalıdır, kılınması gerekir, cemaatsiz namaz makbul değildir. Şafii fukahâsı, namazın cemaatle kılınmasını farz-ı kifâye olarak kabul ederken, Hanefî ve Malikîler ise sünnet-i müekkede olduğunda ittifak etmişlerdir. Başka bir hadiste de “Cemaatle kılınan namazın tek başına kılınan namazdan 27 derece daha üstün” olduğu buyurulmuş ve cemaatle kılınan namazın sevap açısından daha faziletli olduğu bildirilmiştir öyle ki Muaz b. Cebel, Enes b. Mâlik gibi sahabiler Efendimiz’le namaz kıldıktan sonra kendi mahallelerindeki mescidlere gider ve oradaki halka da kendileri kıldırırlardı. Günümüz âlimlerinden bazıları da bu mesele üzerinde fazlasıyla durmuş ve çok ciddi beyanlarda bulunmuşlardır; “Cemaati terk edip, namazı tek başına aceleyle kılıverme belki küçük bir günahtır ama, zamanla büyür ve büyük günah halini alır. Bu şekilde cemaati terk, âdetâ namazı terk etmek ölçüsünde büyük bir günah olur.” Cemaat bir bereket ve yümün vesilesidir, sağanak sağanak lütuflar yağar cemaat üzerine çünkü “Allah’ın yed-i kudreti cemaatle beraberdir.” Aynı zamanda cemaat bir rahmettir, bir seradır, cemaati ve o cemaatin içindekilerini Allah helâk etmez.

Namazın tamamlayıcı unsurlarından biri de namaz sonundaki tesbihattır. Günümüzdeki bazı müktesebâtı sıfır bilgi yoksunlarının dediği; “efendim, eskiden böyle oturup tesbihat yapmak var mıydı, bunu da nereden çıkardınız” demelerine karşılık biz de Üstad Hazretlerinin dediği gibi deriz; “Namazdan sonraki tesbihatlar tarikat-ı Muhammediyedir (aleyhissalâtü vesselâm) ve Velâyet-i Ahmediyenin (aleyhissalâtü vesselâm) bir evradıdır. O noktadan ehemmiyeti büyüktür. Kalbi hüşyar bir zat namazdan sonra sübhânallah, sübhânallah deyip tesbihi çekerken, o daire-i zikrin reisi olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmın müvâcehesinde yüz milyon tesbih edenler, tesbih elinde çektiklerini mânen hisseder.” Yine O’nun ifadeleri içinde “Tesbih ve tekbir ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki, namazın harekât ve ezkârında, bu üç şey her tarafında bulunuyorlar. Hem ondandır ki, namazdan sonra, namazın mânâsını te’kid ve takviye için, şu kelimât-ı mübareke, otuz üç defa tekrar edilir.” Başka bir yerde de “Celâl sıfatını tazammun eden Sübhanallah , abdin ve mahlûkun Allah’tan uzak olduklarına nâzırdır ve takdis ifade eder. Cemâl sıfatını içine alan Elhamdülillâh Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle abde ve mahlûkata yakın olduğuna işarettir ve şükür manasındadır. Kemâl sıfatını tazammun eden Allahu Ekber de tâzim ifader eder” der.

Efendimizden mervî olarak gelen bu tür dua ve tesbihlerin adedi de önemlidir. Namazdan sonraki tesbihler 33 diye ifade buyurulmuş. Neden 34 veya 35 değil, burada da bizim bilemediğimiz bir sır söz konusudur. Bu durum anahtarın dişleri gibidir. Yani siz bazen 34 çekeceksiniz ve yanlış anahtarı kapıya sokmuş gibi bazı kapıları açamayacaksınız. Bazen de sayıya mutâbık hareket edeceksiniz ve önünüze ummadığınız kapılar açılacak. Meselâ -çoğumuzun bilmediği, bilenlerin de pek uygulamadığı- bir hadiste buyurulduğu üzere, “Her kim sabah namazının hemen akabinde namazda oturduğu şekli bozmadan ve bir şey de konuşmadan 10 defa “Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh lehul mülkü ve lehul hamdü yuhyî ve yumît ve hüve hayyün lâ yemût biyedihi-l hayr ve hüve alâ külli şeyin kadîr” derse her bir söylediği cümle için ona 10 hasene yazılır, günah hanesinden 10 tane düşürülür ve Hak nezdindeki derecesi 10 basamak yükseltilir. Aynı zamanda o kimse söylediği her bir cümle için bir insanı kölelikten kurtarmış olma sevabına nâil olur. İşlediği bu amelden dolayı Cenâb-ı Hak onu gün boyunca şeytan tarafından başına gelebilecek zor ve çirkin durumlardan muhafaza eder. Bu semereleri elde etmesine şirkten başka hiçbir günah mani değildir.”

Namaz, mümini arşiyeler halinde gökler ötesine çıkaracak en önemli rampadır. Eğer kusursuz, hatasız, eksiksiz bir uruc, yükseliş düşünülüyorsa gerekli bütün hazırlıkların tam olarak yapılması, herşeyin tekrar tekrar gözden geçirilmesi şarttır. Hakiki namaz abdestiyle, sünnetiyle, tesbihatıyla tam olarak ikâme edilen namazdır. Evet, Kuran’da hiç bir yerde “namaz kılın” denmemiş bilâkis namazı eksiksiz edâ edin manasında “namazı ikâme edin” diye emir buyurulmuş. Konuyu her namazda, teşehhüdde iken okuduğumuz Hazreti İbrahim’in duasıyla noktalayalım; “Ya Rabbî! Beni de, neslimden gelecek olanları da namazı devamlı olarak ve gereğince ikâme eden kullarından eyle! Duamı, lütfen kabul buyur Ya Rabbi!”

Fatih Harpcı

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: